Sabah ve Annem

İnşaat işçileri çalışmıyor. Kapının yanında duvara dayalı duran bir metreden az uzun değneğimi de aldım.

İnşaat işçileri çalışmıyor. Kapının yanında duvara dayalı duran bir metreden az uzun değneğimi de aldım.
Denize doğru yürümeye karar verdim.
Her sabah yaptığım gibi yaptım. “Günaydın anne, bugün, denize doğru yürüyelim,” dedim. Tebessüm etmiştir mutlaka.

Gözlerinde hüzünlü bir mutluluk, siyah saçlarında tek tük beyazlar, iki yanağında gamzeleri.

Karşıki duvar dibindeki ağaçların birinden bir kuş sesi geliyor. Eşini çağırıyor olmalı. Yuvasını nerdeyse ağacın tepesine yapmış. Bahçeden çıkarken onu izledim biraz. Eşi öteden cevap verdi. Sonra bir kanat sesi duydum.
Serçeler damda koşuşturdu. Yalancı karabiber ağacında iki küçük kuş var, Çok tatlı ötüyorlar. Nilüfer havuzuna su içmek için inen bir kumrunun havalanırken kanatları arasında “ıslık gibi” çıkardığı sesi duydum.

Böyle bir güzelliği, günün başka hangi saatinde yakalayabilirdim ki? Ayaklarım beni çekip götürdü yanımda da annem. Deniz kokusu mu? yoksa dalgaların sesi mi? Neydi beni çeken bilemiyorum ama az sonra deniz kenarındaydım. Sahilde, dalgaların dışarı attığı ficalar bile hoş geldi gözüme.

İleride kayalıklarda birkaç balıkçı, oltalarını atmış bekliyorlardı. Annemi sahilde bir kayaya oturttum. O uzaktan beni seyretmeyi severdi. Elimdeki değneğin ucunu kuma değdirip sahilde gidip geldim bir süre. İzlerimi bıraktım kumlara. Nedensiz. Sadece çizdim. Sonra ayakkabılarımı çıkarıp bir kayanın yanına koydum.

Kumda yalınayak yürümeye başladım. Annemle denize gittiğimi, hatırlamam ama ne yaparsam yapayım annem beni izlerdi. Görmezse bile sorar soruşturur beni bilirdi. Şimdi benimle olduğuna göre beni mutlaka izliyordur.

Annem benim gözümde hiç yaşlanmadığına göre o da beni çocuk gibi görebilirdi. Çocuk olmak ne güzel. Hele de annenin gözünde, hele de çok özlemişsen.

Kafamda ne iş var ne bir başka konu. Ne tasa ne kaygı ne de zaman. Sadece etrafımda doğanın içinde ben ve bir de beni izleyen annem.
Bir de başımın üzerinde yükselmeye başlayan güneş. Yön değiştiren ve denizden esmeye başlayan tuzlu esinti. Kısacık kumsalda çizdiğim çizgiler ve ayak izlerim.

Kaç kez gidip geldim bilmiyorum.
Değneğimle kum üzerine çizdiğim çizgileri saysam bulabilirdim ama kimin umurunda. Bu çizgileri denize ve dalgalara bıraktım.

Ayakkabılarımı giydim, Annemi kayadan indirdim ve evin yolunu tuttum. Az sonra yine çamların altında idim. Evdekiler daha uyanmadılar. Kendime sütsüz, şekersiz bir kahve yaptım ve bahçede çamların altında tahta masaya oturdum. Keyifle kahvenin kokusunu, tadını çamların kokusuyla birleştirip yudumladım.

İyi ki sabah erken kalkmak gibi bir alışkanlığım var. Gözlerim sabahın erken saatlerinde açıldı ve ben iyi ki yataktan kalkıp dışarı çıktım. Ellerim ayaklarım tutuyor ve gözlerim görüyor. Sol mememin altındaki cevahir hâlâ çalışıyor.

Yaşamın tadını alarak yaşamak gerçekten güzel. Hayatın gerçek tadı bu olmalı. Yine de içimde bir boşluk var. Bu yaşıma geldim hiç dinmedi bende bu “boşluk” duygusu.

Annemin erken yaşta bizi bırakıp gitmesi zoruma gidiyor. Ben anneme doymadım ki. Çocukluğum, mutlu anlarımın olmasına rağmen genelde hep zor koşullarda geçti. Olayların korkusu, işsizlik, parasızlık yüzünden yaşanan tartışmalar, diğer arkadaşlarım yanında kendimi eksik hissetmem, annemin beni sevdiğini bildiğim halde yanına yaklaşmakta zorlanmam, kucağına girip boynuna sarılamamam. Ben anneme doymadım, doyamadım.

Kokusunu özledim. Başımı, sırtımı sıvazlamasını, gözlerime yüreğinden gelen sevgiyle hüzünlü sevecen bakışını özledim.

Gülü verenin elinde az da olsa kokusu kalırmış.

Bu yazım annesine doymayanlara gitsin. Hem de kucak dolusu güllerle.
Hoşça kalın.
Bu haber 20 defa okunmuştur

:

:

:

: